digoron.org

ALANLAR – KÖKENLERİ

    ALANLAR – KÖKENLERİ

    ALANLAR
    Kökenleri
    “Alan” veya “Alani” adı Hint-Avrupa kökenli “Aryan”ın değişikliğe uğramış halidir, “şerefli” veya ”saygın” demektir. Onların Doğu Hint-Avrupalı kuzenleri M.Ö. 1500 yıllarında Hindistan’a girdiklerinde onlar kendilerini Aryan olarak kayda geçirmişlerdi (her ne kadar, “Aryan” terimi modern akademik çevreler tarafından “Hint-Aryan” olarak kullanılmaya başlandıysa da). Bu elitist tanımlama, büyük olasılıkla, bu halkların kendilerini, onları kuşatan barbarlardan ayırmak için kullanılmaya başlandı. Bununla beraber, bu durum, onların Hint-Avrupalı olmayan dillerle, özellikle öteki konar-göçerlerle çok sıkı bir ilişki içinde olduklarının da kanıtıdır.
    Alanlar, Batı yazılı edebiyatında ilk kez M.S. 1’nci yüzyılda Romalı tarihçi Josephus tarafından anıldılar. O, Alanları, Don nehri ve Azov Denizi civarında yaşayan İskitler olarak tanımlamaktadır. Onlar, aynı bölgede yaşayan Sarmatlar ve Gelonilere ayrılamayacak kadar benzemektedirler. Herodot, Gelonilerin Alanlarla hemen hemen aynı topluluk olduğunu yazar. Dördüncü yüzyılda yaşayan Romalı yazar Ammianus Marcellinus, Alanları, Massagetlerin doğrudan devamı olarak anmaktadır. Muhtemelen, birinci yüzyılda Tuna boylarında yaşayan Alauni ve Roksolaniler de Alanların farklı boylarıdır ( Indo-European Chronology – Country and Peoples, and Indo-European Etymological Dictionary, J. Pokorn).
    « Alanlar hakkında yazılı kaynaklardaki kesin bilgiler de tam olarak Doğu Avrupa’ya önceki gibi genelde Orta Asya kökenli bütün bir kültür tabakasının göç ettiği zamanla örtüşüyor. O zamandan kalan Dinyeper, Don, Kuban ve Volga boylarına ait Alan anıtlarının hepsinde Moğolistan ve Çin sınırına kadar uzanan doğu arkeolojik kültürünün spesifik özellikleri göze çarpar. Ayrıca bu nesnelerin birçoğu etnik belirleyici özellikler taşır (silahlar, at gemleri, kemer tokaları, sanat anıtları vb.). Örneğin, MS 25-50 yılları arasında Doğu Aral’daki Yantsay devletinin adının Alanya olarak değiştirilmesi de Alanların etnik kökeninin Orta Asya bölgesi ile baştan beri ilişkisi olduğunu ortaya koyar. (…)
    Avrasya bozkır kuşağında İran dili konuşan göçebelerin kültüründeki arkeolojik değişimler, « domino prensibiyle » zincirleme etki yapan Merkezi Asya göçebelerinin çeşitli şekillerde gerçekleşmiş göç hareketleriyle açıklanabilir, çünkü çatışmalar sonucu çeşitli boy-kabile birlikleri kuruluyor ve yıklıyordu. Bu göçler, Hunların tarih sahnesine çıkmasıyla ilgiliydi ve bu, İran dili konuşan göçebelerin uzun süren hakimiyetlerinin neredeyse sona erdiği ve Türkçe konuşan halklar çağının başladığı anlamına geliyordu. İran dilleri konuşan göçebelerin, başka dil konuşanlarla kanlı çatışma döneminde, geleneksel yaşam bölgelerini terk etmek ve yeni topraklar ele geçirirken askeri saldırganlık göstermek mecburiyetinde kalmışlardı (Alan A. Tuallagov, İskitlerden Erken Alanlara Kuzey Kafkasya).
    “MS 1’nci yüzyılda İskit-Sarmat tarihinde yeni bir dönem başladı. Çoğunun, bu dönemden sonra “Alanlar” adıyla anıldıkları bilinmektedir. Öncelikle Orta Asya bozkırlarından gelmiş olan Sarmat ve Saka-Massaget kabileleri gurubu Alan olarak adlandırıldı. Alanlar, Sarmat bölgesinin ve federasyonlarının bir araya getirilmesinde yeniden egemen güç olurlarken, kendi adlarını onlara geçirdiler” (Osetya Tarih Atlası).
    “Gerçekte konunun uzmanları arasında Alanların kökenleri ve kimlikleri hakkında görüş birliği yoktur. Kimi tarihçiler Alanların Sarmat toplulukları içindeki bir savaşçı sınıfını oluşturduklarını ve diğerleri üzerinde hâkimiyet kurarak onları “Alan” adı altında birleştirdiklerini öne sürerken kimi diğer tarihçiler Alanların MÖ 1’nci yüzyılda Asya’dan kalabalık guruplar halinde gelerek Sarmatların yaşam alanlarına el koyduklarını ve onları “alanlaştırdıklarını” öne sürmektedir. Ancak hepsinin ortak görüşü hek iki topluluğun da aynı İrani dili konuştuğu ve Hint-Avrupa halklar topluluğundan olduğudur. Alanlar Gürcü tarihinde Ows-Osetin, Rus tarihinde As-Asetin olarak tanımlanmaktadırlar” (Lebedinsky – Kuznetsov, Alanlar, Ed. Errants, Frz.).
    “Alanların çoğunluğu güzel yapılı, uzun boylu ve sarı saçlıdırlar. Normal anlarında bile çok korkutucu keskin bakışları vardır. Silah kullanmada çok hızlıdırlar. Yemek ve giyinme konusunda daha uygar olmalarına karşın silah kullanmadaki ustalıkları Hunlarla eşdeğerdedir. (…) Tehlikeden ve savaştan zevk alırlar. Onlara göre savaşta ölmek kadar onurlu bir şey yoktur. Yaşlanıp ya da kaza ile ölenleri küçümser ve aşağılarlar. Öldürdükleri düşmanın kafaderisini yüzerler ve atlarının üzerinde bunları teşhir ederler. Bir savaşçı sahip olduğu kafaderisi sayısına göre itibar görür. (…) Hepsi asil bir soydan geldikleri için kölelik nedir bilmezler. Şeflerini uzun yıllara dayanan savaş tecrübesine, gösterdiği kahramalıklara ve yiğitliğine göre seçerler.” (Ammien Marcelin, aktaran Lebedinsky – Kuznetsov, Alanlar, Ed. Errants, Frz.).
    Alanlarda sosyal ve ekonomik yaşam
    “İlk üç yüzyılda Alanlar ve Batı arasındaki ilişkiler hakkındaki çok kesin olmayan bilgiler Ammianus Mercellinus’un gözlemleriyle bir ölçüde dengelendi. O, Alanlar hakkında daha önceden bilinen bilgileri yeniden ele aldı ve onlara yeni anlamlar yüklemeyi denedi. Ayrıca imparatorluk topraklarının doğusuna yolculuğa çıktı ve Alanlarla doğrudan temas kurarak değişik Alan guruplarını doğrudan gözlemledi.
    Ammianus’a göre Alanlar egemenlikleri altına aldıkları toplulukları kendi içlerinde asimile ettiler. Bu topluluklar arasında bazıları Nerviiler, Vidianiler, Geloniler ve Agathyrisilerdi. Alanların komşuları arasında Melanchlaenaeler, Anthropophagailer ve Amazonlar da vardı. Kimi mitolojik, kimi çok daha eski, kimi ise gerçekten de o dönemde var olan bu topluluklar listesi okuyucuyu Ammianus’un Alan formasyonu hakkındaki esas düşüncesini reddetmek yanılgısına düşürmemeli; ona göre Alanlar değişik toplulukların bir karışımıdır. Şöyle yazıyor, “Alanlar… birbirlerinden ayrı yaşayan ve çok geniş topraklarda göçebelik yapan bu farklı halklar geleneklerinin, vahşi yaşam tarzlarının ve silahlarının birbirlerine çok benzer olması nedeniyle tek bir Alan ismi altında birleştiler.”
    Ammianus’un bu düşüncesinden hareketle denebilir ki Alanlar ortak bir dilsel veya “ırksal” gurup değil ama farklı halkların bir araya gelmesinden oluşan kültürel bir birliktir. Bu durum, ortak bir gelenekler ve adetlerden hareketle gözlemcinin ve hatta Alanların kendilerinin kafasında oluşan bir “kimlik” olabilir. Bununla beraber, Alanların bir halklar karışımı olduğunu öne süren Ammianus daha da ileri giderek “hemen hemen tüm Alanlar uzun boylu, güzel görünümlü ve sarı saçlıdırlar” der. Daha başka bir yerde Alanların korkutucu bakışlarıyla korku saldıklarını söyler. Bu durumda, bu genel fizyonomik ortak yapıdan hareketle Alanların farklı kökenlerden toplulukların bir araya gelmesiyle oluşan bir topluluk olduklarını kabul etmek zor olacaktır. Alanların bu şekilde yapılan fiziksel tanımları gerçek Alanlara veya Ammianus’un detaylı olarak gözlemlediği bir gurup Alana ait olabilir. Daha fazla muhtemeldir ki Ammianus bu konuda Alanlarla Hunları özel olarak birbirinden ayırmak için çabalıyor olabilir. Önce Alanlarla Hunların aynı halk olduklarını söylerken daha sonra bu sonuncuların kısa boylu, eğri büğrü ve çirkin olduklarını öne sürer.
    Alanlar batılı yazılı kaynaklarda ilkel göçebeler olarak resmedilir. Onlar ağaçtan yapılmış ve üstü ağaç kabuklarıyla ya da keçeyle kapatılmış koşum hayvanları tarafından çekilen vagonlarda yaşarlar. Çekirdek ailenin tüm özel yaşamı ve faaliyetleri bu vagonların içinde geçer. Alanlar at, büyükbaş hayvan ve koyun sürülerini kendileriyle birlikte kamptan kampa götürüler. Büyükbaş hayvanlar ve koyunlar onlara temel yiyecekleri olan süt ve et sağlarlar. Yabani meyveler de sofralarını ek yiyecekleridir. Daha sonradan beslenme ihtiyacını av hayvanları ile temin etmeye çalıştılar ki avcılık Alanların ekonomik ve sosyal yaşamlarında önemli bir yer işgal ediyordu. Avcılık yoluyla yiyecek et temin etmenin yanı sıra hayvanın derisini, kemiklerini, boynuzlarını ve dişlerini de araç gereç ve takı yapımında ve yakıt olarak kullanıyorlardı.
    Sürüleri için verimli otlaklar bulabilmek için Alanlar çok sık yer değiştiriyorlardı, öyle ki onlar bu yüzden derme çatma da olsa içinde yaşamak için barakalar dahi yapmadılar; bütün ev yaşamları tekerlekli vagonların içinde geçiyordu. Bir yerde kamp yaptıklarında vagonları yuvarlak bir çember şeklinde ardı ardına diziyorlardı; bu muhtemelen savunma amaçlı olarak yapılıyordu. Hayvanları da otlağa bırakıyorlardı. Alanlar kamp yapmak için nehir kenarlarını tercih ediyorlardı; bu sadece nehrin suyundan yararlanmak için değildi, onlar nehir kenarlarında yetişen otların hayvanlar için daha besleyici olduğunu düşünüyorlardı. Ayrıca yabani meyveler nehir kenarlarında kuru bozkırda olduğundan daha fazla bulunabiliyordu. Tüm göçebeler gibi Alanlar da toprağı işlemezlerdi ve onlarda da toprak mülkiyeti yoktu. Bozkır göçebelerinde sürülere olan bağımlılık topluluğu korur ve onun çok genişlemesine engel olur. Göreli olarak az sayıda göçebe geniş topraklarda hayvanlarına otlak bulmak için dolaşır.
    Alanların ilkel maddi kültürleri toplumsal örgütlenmelerine de yansımaktadır. Toplum iş bölümü temelinde iki kısma ayrılır; savaşan ve avlananlar bir gurup, bu aktivitelere katılmayan kalan kısım da bir gurup. Bu sonuncu gurup kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşmakta ve göreceli olarak daha aşağı görülmektedir. Yaşlı erkekler daha önce bir savaşta onurlu bir şekilde ölmedikleri için hor görülmektedirler. Geç dönem kaynaklarına göre Alanlarda poligami (çokevlilik) vardır; bu kadınların toplumsal etkisini sınırlandırmak amacıyla yapılıyor olabilir. O dönem gözlemcilerine göre klasik anlamda batılıların bildiği şekliyle kölelik kurumu Alanlarda yoktur. Bu da kadınların, çocukların ve yaşlıların yapılması gereken tüm diğer işleri yaptıkları anlamına gelir. Vagonların bakımı, yemek pişirme ve tüm diğer hafif gündelik işlerin görülmesi onların sorumluluğundadır. Kaynaklarda el sanatları ile uğraşan bir zanaatkâr gurubun varlığından bahsedilmemektedir.
    Alanlarda köleliğin olmaması onların savaş esirlerini ne yaptıkları sorusunu gündeme getirmektedir. Onların önemli kişilikleri esir aldıklarında serbest bırakmak için fidye aldıklarını biliyoruz, peki ama ya diğerlerini ne yapıyorlardı? Muhtemelen Alanlar onları bir tür törenle kendi aralarına alıyorlardı. Bu halklar hakkında çok şey bilen Lucian, İskitlerle Alanlar arasında büyük benzerlikler bulunduğunu ve İskitlerin bu konuda modern antropologlar tarafından törensel kendi aralarına alma (ritual adoption) diye tanımlayabilecekleri bir pratik içindeydiler. Göçebe halkların ele geçirdikleri savaş esirlerini ailenin ya da kabilenin içine dâhil etme pratikleri yaygındır. Bu gelenek Alanların doğal toplumsal yapısının heterojen niteliğini, onların farklı kabile ve gurupların bir karışımı olmasını kolaylaştıran bir etkendir. Alanların esirleri kendi içlerinde asimile etmeleri onların daha geniş anlamda farklı halklara karşı ne tür bir algı sahibi olduklarının da mikro ölçekte göstergesidir.
    Politik olarak, Alanlarda savaşan her erkek lider adayıdır. Liderler, her düzeyde, savaşçılar içinde en deneyli ve en cesur olanlar arasından seçilir. Bu konuda lider adayının hangi aileden ya da kabileden olduğu önemsizdir ve kimlerden olduğuna dair herhangi bir araştırma yapılmaz. Açıktır ki Alanlarda kendi çağdaşları olan Germenlerde olduğu gibi bir yaşlılar konseyi yoktur. Germenler kendi yaşlılarına tecrübelerinden ve sağduyularından ötürü saygı duymakta ve onları kutsamakta iken Alanlar yaşlıları hor görmekte, aşağılamakta ve korkaklıkla itham etmektedirler.
    Alan olarak tanımlanan farklı topluluklarda din toplumsal kimliği tanımlayan kurumlardan biridir. Alan yaşamının diğer elemanları gibi din de göreli olarak basittir. Ammianus’a göre Alanların kutsal tapınakları veya din adamları yoktur. Onlar düz toprağa saplanmış bir çıplak kılıca tapınmaktadırlar. Bu kılıcın herhangi bir kılıç mı yoksa özelliği olan bir kılıç mı olduğu kesin olmamakla birlikte Latince adına Mars (Yunan panteonunda Ares) denen savaş tanrısını temsil ettiği görülmektedir. Bu savaş tanrısı Alanların tanrıları hakkında bildiğimiz tek tanrıdır. Bu savaş tanrısının Alanların yaşadıkları tüm topraklarda hâkim güç olarak görüldüğü söylenir. Dördüncü yüzyıl boyunca kılıçla temsil edilen savaş tanrısına tapınma pratiği bozkır barbarları arasında ortak bir ritüeldi.
    Geç dönem kaynaklarına göre Alanlarda ata kültü vardı. Ata kültü Ammianus’un aktardığı kadarıyla Alanların ve bozkırda yaşayan halkların ortak inancıydı. Ataları onların şimdi yaşadıkları topraklar için bir yerlerde can verdiler diye düşünüyorlardı. Alanlar için “mutlu ölüm”, toprakları üzerinde savaş tanrısına hizmet etmek için savaş meydanında ölmekti; bu nedenle savaş meydanında ölenlerin kutsanması toplumda savaşçı değerlerin yüceltilmesi ve korunması için zorunluydu.
    Alanlar geleceği öngörmeye en azından tahmin etmeye çok ilgi duyarlardı. Geçmişte kim oldukları ve sosyal konumları bilinmeyen bazı insanlar, muhtemelen yeni bir yere göç edileceği zaman, bir demet söğüt dalını bir araya getirdiler ve dalları bir kum yığını üzerine attılar ve dalların düştükleri yerdeki konumlarına göre gelecekle ilgili sihirli sözcükler söylemeye başladılar. Bu ritüel, tıpkı atalarında olduğu gibi, biraz oryantal kültürle paralellik gösteriyor ve bilindiği gibi bazı Alan gurupları Batıya doğru gelmeden önce Çinlilerle ilişki halindeydiler.
    Alan toplumu askeri temeller üzerinde inşa edildiği için, erkek çocuklar erken yaşlarda at biniciliği üzerine eğitilirlerdi ve savaşçıların bile yaya yürümeleri aşağılayıcı bir durum olarak görülürdü. At yetiştiriciliği Alanların özel olarak ilgi gösterdikleri bir faaliyetti ve batıda Alanların at biniciliğindeki ustalıkları çok takdir edilen bir özellikleriydi. Yukarıda da belirtildiği gibi Alanlar şeflerini en deneyimli ve cesur savaşçılar arasından seçerlerdi, tanrıları da toprağa saplanmış çıplak bir kılıçla temsil edilen savaş tanrısıydı. Savaş meydanında ölmek “mutlu ölüm”dü ve geride kalanlar bunu kutsarlardı. Uzun süre savaşlara katılmayıp da hayatta kalanlar aşağılanır ve korkaklıkla itham edilirlerdi.
    Silahları ve savaş taktikleri, tıpkı topluluğun diğer başka özellikleri gibi Alanlar tarafından değişik halklara aktarılmış ve onların kimliklerinin oluşmasında katkı yapmıştır. Arrian’ın Alan atlı savaşçılarının çok süratli hareket yetenekleri, ani hücumları, geri çekilmeleri, geniş bir çember halindeki hareketleri ve tekrar hücuma geçmeleri üzerine yazdıkları daha sonraki dönemlerde gerek Ammianus gerekse sonraki yazarlar tarafından da aktarılan bir konudur. Ammianus’a göre Alanların savaş gelenekleri Hunlarınki ile çok büyük benzerlik göstermektedir.
    Alanlar da hücuma kalktıklarında korkunç çığlıklar atıyorlar ve onlar da Hunlar gibi kement kullanıyorlar. Arrian ve Lucian tarafından belirtilen Alanların hareketli taktikleri ve Ammanius’un da not ettiği “hafif silah donanımları” hızlı hareket edebilmelerini sağlıyor ve özellikle “sahte geri çekilme” sırasında bu açıkça görülebiliyor. Daha önce aktardığımız Arrian’ın düşüncesine göre sahte geri çekilme taktiği çok tehlikeli olabilen bir bozkır taktiğidir ve Hunlar tarafından da çok başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.
    Alan toplumunun çok önemli özelliklerinden biri yabancıların toplum içinde asimilasyonu ile ilgili olanıdır. Söz konusu olan yabancı bir topluluğun olduğu gibi, bir bütün olarak alanlaşması, esir alınan düşman savaşçının köle olarak kullanılması değil ama ailenin bir üyesi haline gelmesidir. Alanlar aynı zamanda diğer topluluklar tarafından da kolayca asimile edilirlerdi. Trakya sınır boylarında yaşayan Alanlar göçebe hayat tarzını terk ederek köylere yerleştiler, kendi dillerini terk ederek o yörenin dilini konuşmaya başladılar. O yöre halkıyla evlilikler yoluyla karıştılar, ancak Alanlara özgü binicilik ve hayvan yetiştiriciliği devam etti.
    Bu sınırlı kaynak ve kanıtlardan yola çıkarak Alanlar hakkında kesin yargılara varmak doğru olmayacaktır ancak yine de İmparatorluk sınırlarının ötesinde yaşayan Alanların atlı savaşçılar olduklarını, toplumsal yapılarının ilkel, göçebe ve savaş için örgütlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Kültürel olarak Alanların egemenlikleri altına aldıkları toplulukları kolayca asimile edebildiklerini ve kendilerinin de başka toplumlar içinde kolayca asimile olabildikleri söylenebilir. Bu kolayca asimile olma durumu Alanların Batı’ya doğru, Roma imparatorluk topraklarının içlerine doğru gittiklerinde kendini gösterdi » ( Bernard S. Bachrach, Alans in the West, İng.).
    HAYRİ ATA…

    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

    Yandex.Metrica